Kendine Ne Alıyorsan Bana da Aynısını Söyle

Bu cümleyi üniversite yıllarımda (2004 ya da 2005 olabilir tam hatırlayamıyorum) bir gün paralı okuyan arkadaşlarla – Yeditepe Üniversitesi’nde burslu okuduğumu vurgulayarak havamı atayım – Bağdat Caddesi’nde hayatımda ilk kez girdiğim Starbucks’ta; arkadaşım, Alper sen ne içersin diye sorduğunda duvarda menüye aval aval baktıktan 2-3 dakika sonra kurmuştum. White Chocolate Mocha, Americano, Latte, Chai Tea Latte v.s. İçimden vay arkadaş cahillik fenaymış bunlar da ne dedim. Hayatımda ilk kez bu isimleri görmüştüm. 19 yaşına kadar Anadolu’da yaşamış biri olarak bu terimler haliyle yabancı geliyordu bana. Bizde bildiğin tavşankanı demleme çay, TüIMG_9989rk kahvesi vardı ve kültürler çatışması yaşıyordum. Zaten üniversitede okuyanların yaşam tarzlarını benimsemem ve İstanbul’da yaşama adapte olmak benim için zorlu bir süreçti. Bahsettiğim gibi yaşadığım yerlerde böyle mekânlar görmediğim için, fiyatlarının yüksek olması ve Amerikanvari dizaynı nedeniyle o günlerde Starbucks concon mekânı olarak aklımda kazınmıştı. Ancak şimdi baktığımda 7-10 lira aralığında kahve içmek, yerli cafelerde 5-8 lira aralığında Türk kahvesi içmeye nazaran pahalı değil. Tabi burada kıstas fiyat ve içilen şeyin miktarı değil ama bende zamanında böyle bir önyargı oluşmuştu.
O günden sonra 2013 yılına kadar espresso ve türevi kahveler ile işim olmadı. Bu aralıkta bir çay tiryakisi olarak çay içmeye devam ettim. Kurum eğitimleri İzmir’de olduğu zamanlar öğle arası bir koşu Kızlarağası Hanı’na gidip fincanda yapılan damla sakızlı Türk kahvesi içmeyi ihmal etmezdim. Evlenene kadar da akşamları; Anne hadi bi kayfe yapta içelim sonra fala bakarsın diyerek keyif yapardım.
Hani herkesin vize/final haftaları sabaha kadar içtiğim 2si1arada, 3ü 1 aradanın haddi hesabı yok hatta o da artık belli bir süre sonra tesir etmedi süt tozu atmadan içmeye başladım muhabbeti vardır ya, işte o bende hiç olmadı. Paketi aç, fincana boşalt, suyu dök ve karıştır. Kahve denilen şey bu kadar basit olmamalı diye düşündüğümden -paketin arkasında ‘hazır çözülebilir kahve’ yazar- Türk kahvesi dışındaki ürünlere uzak durdum hep. Tabi başta yazdığım gibi cahillik fena bir şey, toz çözülebilir kahve dışında kahve yapılabildiğini bilmiyordum. Bunu öğrenmem 2013 yılını bulmuştu.


2013 sonbaharı idi yanlış hatırlamıyorsam, ya toplantı ya da gezmek için Antalya merkeze gelmiştim. Starbucks’a geçtik arkadaşlarla ama bu sefer üniversite yıllarındaki gibi uzun uzun menüye bakarak sessiz kalmadım. Ne istersiniz dedi çalışan Latte dedim. Ha onu da bildiğimden değil okunuşu ve yazılışı basit olduğu için söyledim. Karamel sos ekleyeyim mi dedi ben de tereddütsüz evet dedim. İsmimi karton bardağa yazdı ve espresso makinesinin önündeki çalışana uzattı. Kahveyi aldım şeker ile kâğıt mendillerin bulunduğu büfeye geçerek zaten içinde karamel olan kahveye esmer şekerleri boca ettim. Yıllar geçmiş ama cahilliğim baki kalmıştı. Ya arkadaş zaten içinde karamel olan kahveye neden şeker ilave edersin? Şeker komasına mı girmek istiyorsun? Allahtan karamel dibine çökmüş de şekeri karıştırmak için kaşığı bardağa daldırıp karıştırdığımda tamamen eriyip kahveye karışmamıştı. Tabi onu da bardağın dibine gelince anladım. Son yudumda keskin şeker tadı birden tiksinmeme neden olmuştu. – Yatılı okulda kalmanın bir hediyesi olan gastrit 1997 yılından bu yana hayatımın bir parçası olmuştu. Normal insanlar şekerli bir içecek içerken yanında rahatlıkla şekerli bisküvi, yaş/kuru pasta ve hamur tatlısı yiyebilir iken ben o tip insanlara gıpta ile bakıyorum. Sabah kahvaltıda şekerli çay içerken bıçakla bal ve reçeli ekmeğe sürüp yemek nasıl bir şey inanın bilmiyorum. Çünkü bu ikili kombinasyonu tüketmem hayatımın o gününü bana zindan ediyor –

Çevremde kendi çağımda IMG_7820bir gurme olarak bilinirim. Senelerce aileden ayrı yaşamanın bir sonucu olarak -bu konuda mütevazilik yapamayacağım – gayet iyi yemek yaparım. Hani o klasik nohut, fasulye ve patates yemekleri değil güzel spesiyallerim vardır. Kendimi gurme olarak görmeme rağmen şöyle de bir kötü huyum da vardır: Önyargı. Örneğin; hiç tatmadığım bir gıdadan da uzak dururum. Senelerce annemin yaptığı kabak tatlısına dokunmayıp, 2009 yılında Antalya’ya taşındığımda önüme tahinli cevizli kabak tatlısını koyduklarında bir lokma alıp aman Allah’ım bu ne dehşet bir şeymiş dediğim ya da daha 1 ay öncesine kadar hiç tatmadığım enginarın lezzetli bir şey olduğunu öğrenmem gibi ağzının tadını bilen birisine yakışmayan hareketlerde de bulunmuş olduğum çoktur. Herhangi bir yemekten bir lokma alınca ondan tiksinmiş veya beğenmemişsem bir daha o yemeği hiçbir kuvvet bana yediremez. İlk tattığım bir gıdada herhangi bir tat almadığımda farklı zamanlarda 3 kez denerim ve bu denemeler sonrası kararımı veririm. Örneğin yaşadığım yerde ızgara ve yağda balık pişirme konusunda çok iyi bir mekân var. Haftada en az 2 kere oraya giderim. Dil balığını 3 kez denedim, ilk iki denemem de bende bir sorun olduğunu düşündüm. Çünkü tadı saman gibi idi ancak 3. denememde de tat alamayınca bu balık bana göre değil dedim. Kahveye de 3 kez şans vermiştim. İlki yukarda yazdığım şeker bombardımanı olan denememdi. Bu olaydan 1-2 ay kadar sonra tekrar Starbucks’a gittim yine latte söyledim. Eleman bu sefer karamel sos ister misiniz diye sormadı benim de aklıma gelmemişti. Kahveyi aldım ve ilk yudumu aldım. Tadını alır almaz bu ne yahu şekersiz diye tepki verdim. Şeker alıp kahveye ilave ettim. Ama yine de kahvenin o tadını alamamıştım. Sonradan fark edeceğim gibi şeker kahvenin tadını ve aromasını köreltmişti. 3. Gittiğimde ise ya arkadaş şekerle mi doğdun bir de şunu şekersiz deneyeyim dedim ve işte o an espressonun marketlerde satılan toz kahveden farklı olduğunu anladım. O gün benim için dönüm noktası olmuştu. Bu dönüm noktasına sebep olan şeyin o eşsiz kokusu ve aroması ile Yirgacheffe olduğunu düşünüyorum. Bilirsiniz Starbucks’ta dönemsel kahveler olur ve ekstra ücret karşılığı standart espresso yerine o dönemin kahvesinin espressosunu içeceğinize ekletebilirsiniz. O zamanın dönemsel kahvesi de Yirgacheffe’di.IMG_7818

O günden sonra kahveyi detaylı araştırmaya başladım. Google’dan ve kahve tutkunu olan Ömer’in başının etini yiyerek bilgiler edindim. Kahve çekirdeğini çekip espressoyu yaptıktan sonra toz kahvelerin aksine posasının kaldığını, o kadar çekilmiş kahveden sadece bir shot bardağı özünün çıkması bana garip gelmişti ilk başlarda. Evde espresso yapmanın masraflı ve meşakkatli olduğunu öğrenmem, bunu tecrübe etmem de uzun sürmedi. Ömer ile yoğun yazışmalar sonrası De Longhi’nin espresso makinesi ve -malum Antalya’nın nemli yer olması nedeni ile kahveyi Starbucks’ta çektirip pakete koyunca kısa sürede aromasını kaybedeceği için- kahve öğütücüsü almaya karar verdim.

Medium roast ile kahve yapmaya başladım, şekersiz ama sütlü.- burada Ömer ve Caner’e çaktırmadan laf atıyorum-  Malumunuz Starbucks’ta kahve çeşitleri gün geçtikçe azalmaya başladı. Yirgacheffe’den sonra başka hiçbir kahve onun kadar keyif vermedi desem yeridir –Gerçi Starbucks Yirga  artık hiçbir ülkede satılmıyor onun yerine Yukon Organic adlı bir kahve çıkarmış Starbucks ama o ürün de Türkiye’ye hala gelmedi. Geçen sene Twitter resmi hesabı ile yazıştım Türkiye’ye gelmesi gündemimizde yok dediler- Kenya, Guatelema, Kolombiya kahveleri yavan bir tat bıraktı ağzımda. Breakfast Blend hoşuma gitmişti ancak onun da satışını durdurdular. Dark Roast’ta ise Verona’yı hiç beğenmedim. Sumatra ise vasat üstü bana göre. Tamam kahve ağızda acı bir tat bırakabilir ama acılığın aromasının üstünde bu kadar baskın olmaması gerek diye düşünüyorum. Espresso Roast –Starbucks çalışanları, perakende sattıkları kahvelerin bunun ile yapıldığını iddia ediyorlar – ise her ne kadar sütü ilave etsem de kahvenin aroması ve tadının hala baskın olarak hissetiğim tek kahvedir benim için. Yaklaşık 1 ay önce ise Ömer aracılığı ile mokapot aldım. Starbucks’ın mevcutta tek Blonde Roast ürünü olan Veranda ile mokapot yapmamı tavsiye etti. Bence gayet de hoş oldu. O yumuşak içimi ile benim IMG_9991gönlümü fethetti diyebilirim. Tchibo’nun Perl-Bohnen kahvesini ise geçtiğimiz hafta mokapotta denedim o da gayet hoş bir tat bıraktı bende. Ürün gamı az olunca Ömer ile arayışlara başladık- İsmi lazım değil bir arkadaşımız gibi Londra’da yaşamadığımız için Blue Mountain’i keyifle içemiyoruz- ve çekirdek kahve satışı yapan birkaç internet sitesi bulduk.Arada o sitelerden alıp deneme yapıyoruz. Malawi, Yirgacheffe, India Monsooned, Costa Rica SHB EP, Colombia Excelso gibi çeşitleri bulunan bir siteden Malawi ve Yirfacheffe ten sipariş verdim. Malawi açıkçası bana biraz yavan geldi. Yirga ise Starbucks Yirga sı ile kıyaslanmaz ama ona yakın bir tadı vardı. Diğerlerini ise eldeki stoğum azalınca sırası ile deneyeceğim.

Tabi öğütücü ve espresso makinelerini alınca temizlik sorunu ortaya  çıktı. Her kahve yapışımda, evlenene kadar valideden, evlendikten sonra ise eşimden ‘yine mi ortalığı kirlettin’ lafı yemeye alıştım. Temizlik konusunda pek hassas olmadığım ve yemek yaparken de işim bittikten sonrası mutfağı perişan halde bıraktığım için kendilerine hak vermemek elde değil aslında…


İşte benim gerçek kahve ile tanışmam böyle oldu. Yaklaşık 18 aydır evde kendim Latte, Americano, French Press ve Moka Pot yaparak kahve tüketiyorum. Büyük bir zevk ile misafirlerime ikram ediyorum. Gelen arkadaşlar dakikalarca uğraştıktan sonra bir shot bardağı kahve çıkınca; ‘bu kadar uğraştın bu kadar mı kahve çıktı şimdi’ diye takılsalar da kahve yapmaktan ve içmekten büyük bir keyif alıyorum.

NBA ile Grant Hill aracılığıyla haşır neşir oldu. Aslen çay tiryakisi, sonradansa çakma latte cidir. Kendisi Kobi lerin kara gün dostu olup ne çektiyse espresso makinelerinden çekmiştir.